Ayak Düz Taban Olursa Askerlik Yapabilir mi? Beden, Bilgi ve Adalet Üzerine Felsefi Bir Sorgulama
Bir insanın askerlik yapmaya uygun olup olmadığına karar verirken aslında neye bakarız? Ayağın yere nasıl bastığına mı, yürüyüşün ne kadar rahat olduğuna mı, bir röntgen görüntüsüne mi, yoksa bütün bunların ötesinde insan bedeninin belirli bir görevi yerine getirebilme kapasitesine mi?
Bu soru ilk bakışta tıbbi ve idari bir soru gibi görünür. Oysa biraz yakından bakıldığında etik, bilgi kuramı ve ontoloji gibi felsefenin temel alanlarına doğru açılır. Çünkü “düz tabanlık askerlik yapmaya engel midir?” sorusu, yalnızca ayağın anatomisini değil, “uygunluk”, “normal beden”, “bilgi”, “adalet” ve “insan” kavramlarını da tartışmaya zorlar.
Belki de asıl soru şudur: Bir insanı belirli bir göreve uygun veya uygunsuz yapan şey nedir? Ölçülebilen bedensel bir özellik mi, o özelliğin gerçek hayattaki sonucu mu, yoksa toplumun belirlediği bir norm mu?
Önce Somut Soru: Düz Tabanlık Askerliğe Engel mi?
Bugünkü yazımızda Jardineden ekibi, Ayak düz taban olursa askerlik yapabilir mi hakkında ihtiyaç duyduğunuz ana bilgileri sunuyor.
Türkiye’deki mevcut sağlık mevzuatı açısından kısa cevap şudur: Her düz tabanlık askerlik yapmaya engel değildir. Belirleyici olan yalnızca “düz taban” tanısının bulunması değil, düz tabanlığın derecesi ve özellikle yürüyüşü ve ayağın işlevini ne ölçüde etkilediğidir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı Sağlık Yeteneği Yönetmeliği’nin 66. maddesinde ayakla ilgili durumlar farklı kategoriler altında değerlendirilir. Yönetmelikte yürüyüşü güçleştirmeyecek derecedeki şekil bozuklukları ve kalkaneal yükseklik açısı 10 ila 19 derece arasındaki düztabanlıklar A diliminde yer alır. Buna karşılık yürüyüşü bozan ve belirli radyolojik ve anatomik özelliklerle birlikte görülen daha ileri düz tabanlık durumları B veya D dilimlerine girebilir.
Yönetmelik ayrıca 10 ila 19 derece arasındaki belirli düz tabanlıkların sözleşmeli erbaş ve er adayları açısından sağlam kabul edildiğini belirtmektedir. Dolayısıyla internette sık rastlanan “düz taban olan kesinlikle askerlik yapamaz” veya bunun tam tersi olan “düz tabanlığın hiçbir önemi yoktur” şeklindeki kesin ifadeler gerçeği bütünüyle yansıtmaz.
Düz tabanlık neden tek başına yeterli bir ölçüt değildir?
Düz tabanlık, ayağın iç kavisinin normalden daha düşük olması veya belirgin biçimde düzleşmesiyle ilişkilendirilen bir durumdur. Ancak aynı anatomik özellik, farklı insanlarda farklı sonuçlar doğurabilir.
Bir kişi uzun süre yürüyebilir, koşabilir ve fiziksel faaliyetlerini ağrısız sürdürebilirken başka bir kişide aynı anatomik özellik ağrıya, yorgunluğa, yürüyüş bozukluğuna veya başka ortopedik problemlere eşlik edebilir.
Burada felsefi açıdan önemli bir ayrım ortaya çıkar:
- Bedenin yapısı nedir?
- Bedenin işlevi nedir?
- Görevin gerektirdiği kapasite nedir?
- Ve bunlar arasında nasıl adil bir ilişki kurulmalıdır?
İşte felsefi problem tam olarak burada başlar.
Ontoloji: “Normal Ayak” Gerçekten Nedir?
Ontoloji, en genel anlamıyla varlığın ne olduğunu ve bir şeyin hangi koşullarda “o şey” olarak kabul edildiğini araştıran felsefe dalıdır. Düz tabanlık tartışmasına ontolojik açıdan baktığımızda “normal ayak” kavramı şaşırtıcı derecede karmaşık hale gelir.
Normal olan doğal mıdır?
Bir ayağın belirli bir açıya sahip olması onu “normal” mi yapar? Yoksa normal kabul edilen ölçü, insanların büyük bölümünde gözlenen anatomik özelliklerin istatistiksel bir ortalamasından mı ibarettir?
Burada Georges Canguilhem’in normallik ve patoloji üzerine düşünceleri özellikle önemlidir. Canguilhem, yaşamı yalnızca önceden belirlenmiş biyolojik standartlara uyan bir mekanizma olarak görmez. Ona göre canlı, çevresiyle ilişki içinde kendi normlarını oluşturabilen bir varlıktır. Bu yaklaşım, tıbbi “normal” ile istatistiksel “ortalama” arasındaki farkı düşünmemizi sağlar.
Örneğin bir insanın ayağının anatomik olarak ortalamadan sapması, tek başına onun “hasta” olduğu anlamına gelir mi? Eğer kişi ağrı yaşamıyor, yürüyebiliyor ve fiziksel faaliyetlerini sürdürebiliyorsa, yalnızca ölçüm sonucundan hareketle onu işlevsiz kabul etmek ne kadar anlamlıdır?
Fakat bunun tersi de mümkündür. Anatomik ölçümler normal sınırlarda olsa bile kişi ciddi ağrı yaşayabilir. Böyle bir durumda yalnızca “normal ölçü”ye dayanmak da insanın deneyimini görmezden gelmek anlamına gelebilir.
Aristoteles ve işlev kavramı
Aristoteles’in felsefesinde bir varlığı anlamanın yollarından biri onun işlevini düşünmektir. Bir bıçağı bıçak yapan şey yalnızca biçimi değil, kesme işleviyle olan ilişkisidir. Aynı şekilde insan bedeninin belirli bir organını değerlendirirken yalnızca geometrik biçime değil, işlevine bakmak da önem kazanır.
Bu düşünceyi askerlik bağlamına taşıdığımızda soru değişir: “Ayağın kemik yapısı belirli bir ölçüye uyuyor mu?” sorusunun yanında “Bu ayak askerlik hizmetinin gerektirdiği fiziksel işlevleri yerine getirebiliyor mu?” sorusu da ortaya çıkar.
Modern sağlık mevzuatının bazı hükümlerinde yürüyüşün bozulup bozulmadığına özel önem verilmesi, bu işlevsel bakışla ilginç bir paralellik taşır. Yönetmelik, ileri düz tabanlık durumlarında yürüyüş bozukluğu ve belirli anatomik/radyolojik bulguların birlikte değerlendirilmesini öngörmektedir.
Beden bir makine midir?
Descartes’ın zihin-beden ayrımı modern Batı düşüncesinin en etkili miraslarından biridir. Kartezyen yaklaşımın kaba bir yorumunda beden, ölçülebilir ve mekanik bir nesne gibi düşünülebilir. Bu yaklaşım modern tıbbın ölçüm, görüntüleme ve sınıflandırma kapasitesinin gelişmesine büyük katkılar sağlamıştır.
Ancak beden yalnızca ölçülebilir bir nesne değildir. Fenomenolojik düşünürler, özellikle Maurice Merleau-Ponty, bedeni dünyada bulunmanın temel biçimi olarak ele alır. Ayağımız yalnızca kemiklerden, tendonlardan ve açılardan oluşmaz; ayağımızla yere basar, yürür, koşar, yorulur, acı hisseder ve dünyayla ilişki kurarız.
Bu nedenle “düz tabanlık” yalnızca bir röntgen görüntüsü değildir. Aynı zamanda kişinin bedenini nasıl yaşadığıyla ilgili bir deneyimdir.
Bilgi Kuramı: Askerlik Uygunluğu Hakkında Gerçek Bilgiyi Nasıl Elde Ederiz?
Epistemoloji, yani bilgi kuramı, “Neyi biliyoruz?”, “Nasıl biliyoruz?” ve “Bir inancı ne zaman bilgi olarak kabul edebiliriz?” sorularıyla ilgilenir.
Düz tabanlık konusunda bu sorular son derece somuttur. Bir sağlık kurulu bir kişinin askerlik yapıp yapamayacağı konusunda karar verirken hangi bilgiyi esas almalıdır?
- Ayak grafisini mi?
- Kalkaneal yükseklik açısını mı?
- Doktorun klinik değerlendirmesini mi?
- Kişinin ağrı ve yorgunluk beyanını mı?
- Yürüme ve fiziksel performansını mı?
- Yoksa bunların tamamını mı?
Ölçüm ile deneyim arasındaki gerilim
Bilimsel ölçüm, öznel kanaatlere göre daha güvenilir görünür. Bir açı ölçülebilir. Bir kemik görüntülenebilir. Bir radyografi başka bir uzman tarafından yeniden incelenebilir.
Fakat ölçülebilir olan her şey önemli midir?
Bir insanın ayağındaki ağrı, yalnızca radyografide görünmediği için daha az gerçek midir? Bir kişinin yürürken yaşadığı güçlük, bir sayı tarafından bütünüyle temsil edilebilir mi?
Burada çağdaş tıp felsefesinin önemli tartışmalarından biri belirir: Biyolojik gerçeklik ile yaşanmış deneyim arasında nasıl bir köprü kurulacaktır?
Bu nedenle sağlık mevzuatında ilgili klinik uzmanın gerekli gördüğü durumlarda pes planusa yönelik ayak grafisi istenebilmesi ve klinik görüşün esas alınması dikkat çekicidir. Bu yaklaşım, salt tek bir sayının otomatik olarak bütün kararı belirlemediğini göstermektedir.
Bir sayı insan hakkında ne kadar şey söyler?
Modern toplumlar insan bedenini giderek daha fazla sayılara dönüştürüyor: tansiyon, kilo, boy, nabız, açı, hormon, görüntüleme sonucu, performans skoru.
Bu dönüşüm önemli bir avantaj sağlar. Ölçümler sayesinde kararlar kişisel önyargılardan uzaklaştırılabilir. Fakat aynı süreç yeni bir tehlike de yaratır: İnsan, ölçülebilen özelliklerinin toplamına indirgenebilir.
Michel Foucault’nun modern kurumlar ve disiplin üzerine düşünceleri burada yeniden okunabilir. Ölçmek, sınıflandırmak ve norm oluşturmak yalnızca bilgi üretmez; aynı zamanda insanları belirli kategorilere yerleştirir.
Askerlik muayenesinde “elverişli”, “geçici rahatsızlığı olan” ve “elverişli olmayan” şeklindeki kategoriler de insan bedeni ile kurumsal düzen arasındaki ilişkinin bir örneğidir. Yönetmelik, yükümlüleri sağlık durumlarına göre bu temel gruplara ayırmaktadır.
Burada epistemolojik soru şudur: Bir insanın “elverişli” olduğunu bilmek ne demektir? Bu, onun bedenine dair nesnel bir gerçeği mi ifade eder, yoksa belirli bir kurumun belirli amaçlar doğrultusunda yaptığı sınıflandırmayı mı?
Etik: Adalet, Eşitlik ve Beden Üzerinden Karar Vermek
Etik açıdan mesele daha da hassastır. Çünkü askerlik, bireyin hayatına doğrudan dokunan bir yükümlülüktür. Bir kişiye “askerliğe elverişli değilsin” demek bazı durumlarda onun sağlığını koruyan bir karar olabilir. Başka bir kişiye “askerliğe elverişlisin” demek ise onun toplumsal bir yükümlülüğü yerine getirmesini mümkün kılabilir.
Her iki kararın da insan hayatında sonuçları vardır.
Faydacılık ne söyler?
Jeremy Bentham ve John Stuart Mill ile özdeşleştirilen faydacılık, genel olarak eylemlerin sonuçlarına ve toplam yararına odaklanır.
Faydacı bir yaklaşım şöyle düşünebilir: Askerlik hizmetinin gerektirdiği fiziksel kapasite sağlanamıyorsa kişinin göreve alınması hem kişinin kendisine hem birliğe hem de görevin güvenli şekilde yürütülmesine zarar verebilir.
Bu açıdan sağlık kriterlerinin varlığı yalnızca bürokratik bir engel değildir. Birlikte görev yapan insanların güvenliği açısından da gerekçelendirilebilir.
Kant ve insanı araç haline getirmeme ilkesi
Immanuel Kant’ın etik anlayışında insanın yalnızca bir araç olarak kullanılmaması temel ilkelerden biridir.
Bu perspektiften bakıldığında askerlik hizmetinin ihtiyaçları ne kadar önemli olursa olsun, bireyin bedeni yalnızca kurumun ihtiyaçlarını karşılayan bir kaynak olarak değerlendirilemez.
Dolayısıyla etik açıdan iki taraflı bir sorumluluk ortaya çıkar:
- Devlet, görev güvenliği ve kamu yararını gözetmelidir.
- Devlet, bireyin bedenine ve sağlığına ilişkin karar verirken kişiyi yalnızca bir “askerlik kapasitesi” olarak görmemelidir.
Bu iki ilke arasında denge kurmak kolay değildir.
Rawls ve adalet meselesi
John Rawls’ın adalet teorisi, toplumsal kurumların adil olmasını ve temel hakların makul biçimde güvence altına alınmasını tartışır. Düz tabanlık gibi bedensel farklılıklar üzerinden düşündüğümüzde Rawlsçı soru şöyle formüle edilebilir:
“Herkese aynı ölçütü uygulamak gerçekten adil midir?”
İlk bakışta eşitlik, herkes için aynı standardın uygulanması gibi görünür. Ancak insanların bedenleri aynı değildir. Dolayısıyla farklı bedensel koşulları dikkate almadan herkese aynı fiziksel beklentiyi dayatmak, biçimsel olarak eşit ama maddi olarak adaletsiz bir sonuç doğurabilir.
Öte yandan kriterlerin aşırı esnetilmesi de görev güvenliği ve diğer yükümlülüler açısından başka bir adalet problemi yaratabilir.
Dolayısıyla etik ikilem şudur: Eşitlik herkese aynı şeyi yapmak mıdır, yoksa farklılıkları dikkate alarak adil bir değerlendirme yapmak mıdır?
Çağdaş Beden Tartışmaları: Engellilik, Normallik ve Kapasite
Güncel felsefede engellilik konusunda önemli bir ayrım yapılır: Tıbbi model ile sosyal model.
Tıbbi model
Tıbbi model, problemi büyük ölçüde bireyin bedenindeki bozukluk veya farklılık üzerinden ele alır. Bu yaklaşımda düz tabanlık, ölçülebilir bir anatomik durumdur ve bunun belirli fiziksel sonuçları değerlendirilir.
Sosyal model
Sosyal model ise bireyin sınırlılığının yalnızca bedeninden kaynaklanmadığını savunur. Çevrenin, kurumların ve toplumsal düzenlemelerin de belirleyici olduğunu ileri sürer.
Örneğin aynı ayak yapısına sahip iki kişi düşünelim. Biri uygun ayakkabı, makul dinlenme süreleri ve farklı görev seçenekleriyle fiziksel faaliyetlerini rahatlıkla sürdürebilirken diğeri son derece katı fiziksel koşullar altında ağrı yaşayabilir.
Bu durumda “sorun ayağın kendisinde mi, yoksa görevin tasarımında mı?” sorusu ortaya çıkar.
Bu soru askerlik açısından önemlidir; çünkü askeri görevlerin hepsi aynı fiziksel taleplere sahip değildir. Bir insanın belirli bir görevi yerine getiremiyor olması, onun hiçbir askeri görevi yerine getiremeyeceği anlamına zorunlu olarak gelmez.
Foucault’dan Canguilhem’e: Normun Politikası
Georges Canguilhem’in normallik kavramı ile Michel Foucault’nun normlaştırma ve disiplin düşüncesi birlikte okunduğunda daha derin bir tablo ortaya çıkar.
Modern kurumlar ölçer, karşılaştırır ve sınıflandırır. Bu süreç sağlık hizmetlerinde son derece gerekli olabilir. Fakat her sınıflandırma aynı zamanda bir “normal” ve “anormal” ayrımı üretir.
Buradaki kritik soru şudur: Normal olanı kim belirler?
Bir ayak belirli bir açıya sahip olduğunda neden “uygun”, başka bir açıya sahip olduğunda neden “uygunsuz” sayılır? Elbette bunun arkasında biyomekanik ve tıbbi gerekçeler vardır. Ancak felsefi düşünce bu gerekçelerin ötesine geçerek normun nasıl oluşturulduğunu da sorar.
Bu sorular, tıbbi kriterlerin gereksiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, kriterlerin neden var olduğunu daha iyi anlamamızı sağlar.
Bir Röntgen Görüntüsünün Ötesinde İnsan
Belki de düz tabanlık tartışmasının en insani tarafı burada bulunur.
Bir muayene odasında ayağın görüntüsüne bakılır. Bir açı ölçülür. Bir uzman görüşünü bildirir. Bir rapor hazırlanır. Bir karar verilir.
Fakat o raporun arkasında yürüyen, bekleyen, kaygılanan ve geleceğini düşünen bir insan vardır.
Felsefe tam da bu noktada bürokratik cümlenin içine insanı yeniden sokar.
“Elverişli” kelimesi tıbbi ve idari açıdan belirli bir anlam taşır. Fakat bu kelimenin insan zihnindeki karşılığı çok daha büyüktür. Bazen bir kişi bu kararı bir sorumluluğun başlangıcı olarak görür, bazen sağlığına yönelik bir tehdit olarak algılar, bazen de kendisine yöneltilmiş bir yetersizlik hükmü gibi hissedebilir.
Oysa anatomik farklılık, ahlaki bir eksiklik değildir.
Bir insanın ayağının biçimi onun karakterini, cesaretini veya değerini belirlemez.
Teorik Bir Model: “Yapı – İşlev – Bağlam” Üçgeni
Düz tabanlık ve askerlik meselesini düşünmek için üç aşamalı bir model kurulabilir:
1. Yapı
İlk aşama bedenin anatomik özelliklerini inceler. Ayak yapısı, kemik ilişkileri, açı ölçümleri ve diğer tıbbi bulgular burada yer alır.
2. İşlev
İkinci aşama ayağın gerçek hayattaki performansını değerlendirir. Yürüme, koşma, uzun süre ayakta kalma, ağrı ve hareket kısıtlılığı gibi unsurlar burada önem kazanır.
3. Bağlam
Üçüncü aşama ise yapılacak görevin niteliğidir. Her fiziksel görev aynı değildir. Dolayısıyla beden ile görev arasındaki ilişkinin bağlamsal olarak değerlendirilmesi gerekir.
Bu model felsefi açıdan önemli bir sonuç doğurur: Bir bedensel özelliğin anlamı, yalnızca bedenin içinde değil, beden ile dünya arasındaki ilişkide ortaya çıkar.
Bu düşünce Merleau-Ponty’nin beden fenomenolojisiyle de ilişkilendirilebilir. Beden, dünyadan ayrı duran pasif bir nesne değildir; dünyaya açılan canlı bir varoluş biçimidir.
Okuduğunuz için teşekkürler. Ayak düz taban olursa askerlik yapabilir mi hakkındaki bu yazının işinize yaradığına inanıyoruz.
Sonuç: Düz Tabanlık Sorusu Aslında Kimin “Normal” Olduğunu Soruyor
“Ayak düz taban olursa askerlik yapabilir mi?” sorusunun hukuki ve tıbbi cevabı, düz tabanlığın her durumda askerlik için engel olmadığıdır. Mevcut düzenlemede belirli hafif düz tabanlık durumları, özellikle yürüyüşü güçleştirmiyorsa, askerlik açısından engel kabul edilmemektedir; daha ileri ve işlev kaybına yol açan durumlar ise farklı değerlendirilir. Somut karar, kişinin sağlık durumunun ilgili mevzuat çerçevesinde uzmanlar tarafından değerlendirilmesine bağlıdır.
Fakat felsefi açıdan mesele burada bitmez.
Ontoloji bize “normal beden” kavramını sorgulatır. Epistemoloji, bilgi kuramı açısından bir röntgenin, bir ölçümün ve kişinin kendi deneyiminin nasıl birlikte değerlendirileceğini sorar. Etik ise devletin güvenlik ve kamu yararı ile bireyin sağlığı, özgürlüğü ve onuru arasında nasıl bir denge kurması gerektiğini gündeme getirir.
Belki de bütün bu tartışmanın merkezinde tek bir soru vardır: Bir insanın yapabileceklerini ölçmekle, bir insanın kim olduğunu ölçmek arasında ne kadar mesafe vardır?
Bir ayağın yere tam basmaması, insanın hayata eksik bastığı anlamına gelir mi?
Bir röntgen görüntüsü, insanın geleceğini gerçekten söyleyebilir mi?
Ve daha derinde: Toplum bir bedeni “elverişli” veya “elverişsiz” diye sınıflandırdığında, aslında yalnızca o beden hakkında mı konuşmaktadır; yoksa nasıl bir insan bedenini değerli, yeterli ve normal kabul ettiğini de mi ilan etmektedir?
Belki felsefenin asıl görevi kesin cevaplar vermek değil, kesin sandığımız cevapların arkasındaki soruları görünür kılmaktır. Düz tabanlık üzerinden başlayan küçük bir sağlık sorusu, sonunda bizi insan bedeninin anlamına kadar götürebilir.
Ve insan bedenine bakarken geriye şu soru kalır: Bir insanın değerini belirleyen şey, bedeninin normlara ne kadar uyduğu mudur; yoksa bütün normların ötesinde, yalnızca insan olduğu için taşıdığı değer midir?
Hukuki cevabı daha görünür kılalım