Himâ Ne Demek? Kayseri’de Bir Günün İçinde Anlamını Ararken
Sizin İçin Seçtik: Hidrolik yağ arabanın boyasına zarar verir mi ?
Kayseri’nin sabahları sert olur. Hava soğuk değil sadece, sanki insanın içini de üşüten bir tarafı vardır. O sabah da öyleydi. Pencereden dışarı baktığımda, Erciyes’in eteklerine doğru uzanan gri bir sis vardı. Ne tam karanlık ne de tam aydınlık… İçimde de aynı belirsizlik vardı aslında. Son zamanlarda hiçbir şey net değildi. Ne hislerim, ne insanlar, ne de kendim.
O gün defterimi açtım. Günlük tutmak bana hep iyi gelirdi ama bu sefer kalem elimde ağırlaştı. İçimde dönüp duran tek bir kelime vardı: Himâ. Birkaç gün önce dedemin ağzından duymuştum ve o andan beri zihnime takılı kalmıştı. Ne demekti tam olarak? Neden bu kadar içime işlemişti?
Himâ Kelimesiyle İlk Karşılaşma
Merhaba! Jardineden sayfasında bugün “Himâ ne demek” konusunu tüm yönleriyle ele alıyoruz.
Dedemle geçen hafta Pazar günü köyden dönerken arabada konuşuyorduk. Sessizlik uzayınca o, sanki yıllardır içinde taşıdığı bir şeyi nihayet bırakır gibi konuşmuştu:
“Himâ diye bir şey vardı eskiden. Toprağın kalbi gibi… Herkesin dokunamadığı yerler.”
O an sadece dinlemiştim. Ama kelime içime düşmüştü. Himâ. Sanki bir dua gibi, sanki unutulmuş bir ağıt gibi.
Sonra eve döndüğümde araştırmadım bile. Bazen bazı kelimeler hemen öğrenilmez. İnsan önce onları hisseder. Ben de öyle yaptım. Günlerdir hissettim.
Ama içimdeki boşluğu doldurmaya yetmedi. Çünkü ben aslında bir kelimenin anlamını değil, kendimi arıyordum.
Kayseri’nin Sessizliğinde İçime Dönüş
O sabah evden çıktım. Montumun yakasını kaldırmıştım ama rüzgâr yine de içime işliyordu. Kayseri’nin sokakları erken saatte hep yarı uykudadır. İnsanlar hızlı yürür ama kimse birbirine bakmaz. Herkesin içinde başka bir yorgunluk vardır.
Ben de yürüdüm. Nereye gittiğimi bilmeden.
Bir yandan da düşünüyorum: İnsan neden bazı kelimelere bu kadar tutunur? Belki de hayatın kendisi çok gürültülü olduğu için, biz daha sade anlamlara sığınmaya çalışıyoruz.
Himâ… İçimde yankılanıyordu.
Şehirle Dağ Arasında Kalan Düşünceler
Erciyes’i uzaktan izlediğimde hep aynı şeyi hissederim: Orası bana hem çok yakın hem de ulaşılmaz gelir. Sanki bir şeylerin korunduğu, saklandığı bir yer gibi.
O gün yürürken aklıma dedemin söylediği şey geldi:
“Himâ, korunmuş yer demekti. Eskiden insanlar bazı toprakları korurdu. Orada hayvan otlatılmaz, ağaç kesilmezdi. Doğa kendi halinde yaşardı.”
O an içimde bir şey kıpırdadı.
Bizim hayatımızda böyle yerler var mıydı?
Benim içimde böyle korunmuş bir alan kaldı mı?
İçimdeki Himâ’yı Aramak
Bir bankta oturdum. Ellerim cebimde, yüzüm soğuktan uyuşmuştu. İnsanların geçişini izledim. Herkes bir yere yetişiyordu. Ben ise sanki hiçbir yere ait değildim.
Son zamanlarda en çok hissettiğim şey buydu: dağılmışlık.
Bir ilişki bitmişti. Dostluklar uzaklaşmıştı. Aile içinde bile bazı şeyler eskisi gibi değildi. Sanki içimdeki düzen yavaş yavaş bozulmuştu ve ben bunu sadece izliyordum.
İşte tam o anda “himâ” kelimesi yeniden aklıma geldi.
Eğer eski insanlar toprağın bazı yerlerini koruyorsa… insan kendi içini de koruyabilir miydi?
Bir Kelimenin İçimde Açtığı Boşluk
Defterimi açtım. Yazmaya başladım:
“İçimde kimsenin dokunmadığı bir yer kaldı mı?”
Kalem durdu. Çünkü cevabı bilmiyordum.
Bazen insan kendi içinde bile yabancı olur. Ben o yabancılığın içindeydim.
Himâ kelimesi artık sadece bir anlam değildi. Bir soru olmuştu. Bir çağrı.
Dedemle Yeniden Konuşma
O gün akşamüstü dedemi tekrar aradım. Sesinde her zamanki sakinlik vardı.
“Dede, himâ tam olarak neydi?” diye sordum.
Bir süre sustu. O sessizlik bile bir cevaptı aslında.
Sonra yavaşça konuştu:
“Eskiden her şey ölçülüydü evlat. Doğa bile. Himâ, korunmuş alan demekti ama sadece toprak için değil… İnsan için de vardı aslında. Her şeye dokunulmazdı. Her şey tüketilmezdi.”
Bu cümle içime ağır bir taş gibi oturdu.
Biz ne zaman her şeye dokunur olduk?
Ne zaman hiçbir şeyi korumamaya başladık?
Modern Dünyada Kaybolan Koruma Duygusu
Telefonuma baktım o an. Bildirimler, mesajlar, yarım kalmış konuşmalar… Her şey çok fazlaydı. Ama hiçbir şey derin değildi.
Belki de sorun tam olarak buydu.
Her şeyin erişilebilir olduğu bir dünyada, hiçbir şey “özel” kalmıyordu.
Himâ tam da burada anlam kazanıyordu benim için. Bir mesafe. Bir sınır. Bir saygı.
İnsan ilişkilerinde, duygularda, hatta kendi kalbimizde bile korunması gereken alanlar vardı belki de.
Ama biz o alanları çoktan kaybetmiştik.
İçimdeki Kırılma
O akşam eve döndüğümde uzun süre sessiz kaldım. Odamda ışık kapalıydı. Sadece sokak lambasının solgun ışığı perdeye vuruyordu.
Birden içimde tuhaf bir kırılma hissettim. Ne tam üzüntüydü ne de tam bir fark ediş. İkisinin arasında bir yerdeydim.
Belki de ilk defa, içimdeki boşluğu bu kadar net görüyordum.
Himâ kelimesi bana bunu göstermişti.
Her şeyin ortasında kaybolmuş bir iç dünya.
Himâ’nın İçimdeki Anlamı
Günler geçtikçe bu kelime zihnimde büyüdü. Sadece bir tarih bilgisi olmaktan çıktı.
Himâ artık benim için şuydu:
Kendine dokunulmasına izin vermediğin yer.
Herkese açmadığın duygular.
Susturduğun acılar.
Ve en önemlisi, hâlâ korumaya çalıştığın umut.
Ama bu umut bile kırılgandı.
Çünkü ben onu korumayı unutmuştum.
Yavaş Yavaş Kendime Dönüş
Bir sabah yine yürüdüm. Bu sefer Erciyes’e biraz daha yakındım. Kar daha sertti, rüzgâr daha keskin.
Ama içimde ilk defa garip bir sakinlik vardı.
Belki de bazı şeyleri anlamak, insanı hemen iyileştirmiyordu. Ama yön veriyordu.
Himâ bana yön vermişti.
Kendime doğru bir yön.
“Himâ ne demek” hakkındaki meraklarınızı giderebildiysek ne mutlu bize. Jardineden ailesi olarak her zaman yanınızdayız!
Son Düşünceler: İçimdeki Korunmuş Yer
Şimdi bu satırları yazarken dışarıda gece var. Kayseri sessiz. Şehir uyuyor.
Ben ise içimdeki gürültüyü dinliyorum.
Artık “himâ” benim için sadece eski bir kavram değil. Bir hatırlama biçimi.
Kendimi unuttuğum yerleri yeniden görme çabası.
Belki de insanın gerçekten ihtiyacı olan şey, her şeyi çözmek değil… bazı yerleri koruyabilmek.
Kendinden bile.
Ve şimdi biliyorum ki, içimde hâlâ dokunulmamış bir yer var. Küçük, kırılgan ama gerçek.
Orası benim himâm.